Kasım 14, 2011

incir çekirdeği...

inatla incir çekirdeği diyorum. belki de reçelini sevmediğimdendir. kendisine de çok bayılmam ama filmini sevdim, müziklerini de. yönetmeni, çekim tarzını ve oyunculuğu da çok beğendim. kötü bir senaryoyu -kötü değil de sıradan diyelim- oyunculuk ve yönetmenlikle çok başarılı bir hale getirmişler. benim yetenek anlayışım bu sanırım. güzel bir senaryoyu "bu sanattır" deyip yönetmenlik, teknik ve oyunculukla izlenemez hale getirmeyi sadece özentilik olarak görebiliyorum. sanırım biraz da pragmatist yaklaşıyorum yani izletemiyorsa bir film kendini bana; benim için işe yaramıyor demektir. sanatı bana işlemiyor yani. yönetmenin de çok umrundaydı sanki di mi? ama bence incir çekirdeğini bile dolduramıyorlar.:)

Mayıs 30, 2011

...

kendime özeneceğim günler olsun istiyorum...

aman apple, canım apple...

son zamanlarda ses sistemiyle ilgili yapılan tasarımların iphone a göre olduğunu fark ettim. ipod bile değil. üstelik ürünün ölçüsü iphone un ölçülerine göre belirleniyor. tabi tüm dünyanın bir iphone u olmalı, yoksa o sizin sorununuz. fordist yaklaşımın yeni adı ayfonist:)






bu ses sistemi örneği olmasa da yeni bir 'apple pazarı'nın göstergelerinden biri:)

Mayıs 20, 2011

uçuk gibi bir şey...

ne yaparsa yapsın insan, vazgeçemediği tek şey var: yalnızlık. vazgeçemediği diyorum çünkü herkesin içinde bir yerlerde olan ve zayıf anında ortaya çıkan bir şey yalnızlık ve söküp içinden atabilen var mı? sanmıyorum. var diyene de inanmıyorum. hayır, karamsarlık değil benimki. acıtsa da gerçekçilik.
yalnızlık, etraftaki insan sayısı veya yakınlığıyla ölçülebilen bir şey değil. onun bir skalası yok. zaten herkeste olan bir şey. sadece insanın zayıflık derecesiyle ters orantılı biçimde kendini gösteren bir … tanımlayamadım.
uçuk gibi bir şey işte. zor zamanını kollayan, hiç olmadık bir yerde patlak veren ve çirkin görünen, acıtan, yemeni-içmeni engelleyen, canını sıkan ve canını sıktıkça da güçlenen bir ‘şey’.
yalnız kalmak, banyoda ayağın kaydığında kötü mesela. ama kayıp da düşmediğin zaman. ya düşüp kafamı yarsaydım dediğin an.. ya da hafif bir depremle sallandığında. ya da burnuna hiç sevmediğin bir yemeğin kokusu çok güzel geldiğinde ve yapacak yerin de kimsenin de olmadığını gördüğünde, kötü. çünkü ilk aklına gelen, yalnızlık oluyor. nasıl kötü, nasıl zor olduğu…
bazen sistemin nasıl işlediğini anlamak için çok kafa patlatıyorum. sonra da neden yaptığımı sorguluyorum. neden yapıyormuşum? yalnızlığımı oyalamak için. içeride biraz daha kalsın, ortaya çıkmasın diye. oylayacak şeyler tükendiğinde, …

Mayıs 19, 2011

a postcard to henry purcell

keira knightley in en başarılı olduğunu düşündüğüm film aşk ve gurur. özellikle de mr. darcy ile baloda dans ettikleri sahne...

Nisan 17, 2011

ikisi...

aslında sanat ve din arasında çok büyük benzerlikler var, en azından türkiye’de öyle diye düşünüyorum. ikisi de insanların duygularını kullanarak insanları sömürgeleştirmeye çalışan insanlar tarafından kolayca alet edilebiliyor. ikisi de anlaşılamaz şeyleri yüce ve sihirli görüp kendileri de anlayamadıkları halde anlamadıklarını itiraf edenleri dışlıyor. ikisi de kendilerini ezik gösterip “mağdurum da mağdurum”u oynuyor. ikisi de fanatikleri yüzünden hakarete uğruyor; derin ve sorgulanamayan inançları aracılığıyla korunmaya çalışılıyor. aslında ikisi de genelgeçer kuralları olamayacak, kişiye özel olup dünya üzerindeki insan sayısı kadar çeşidi olabilecek şeylerken genelleştirilmeye çalışılıyor. üstelik bu kadar özel olabilecek şeylerken dayatmalarla ayakta durmaya çalışıyorlar. ve ikisi de yine fanatikleri sebebiyle sürekli çatışıyor, çarpışıyor.
iki tarafa da edilen hakaretler kesinlikle haksız ve uygunsuz. ama ikisinin de hakarete maruz kalmaları kendilerinin(kavramlar değil, onların savunucuları) hatası. özgürlüğün “ne istersem yaparım kimse de bana karışamaz” fikri olduğu tuzağından kurtulamadıkları müddetçe bu savaşın sonu gelmeyecek ve hatta daha da kötüye gidecek. bir tarafın bizi olduğumuzdan daha geriye, diğerinin de daha ileriye götüreceğine inanılsa da ikisi de saplantılı halleri yüzünden bizi geriye götürecek. ama başı kim çekecek dersek; benim tahminim, -çocukluktan aldığımız eğitim ve bulunduğumuz çevrelerde tartışılan şeyleri hesaba katarsak- inanç hanemizi en çok dolduran taraf olacak. tabandan yayılma stratejisiyle hareket eden hangisiyse o kazanacak. ve gerçek özgürlüğün maalesef böyle bir stratejisi yok.

Şubat 08, 2011

sevgilim günü...

şubat ayı olduğu için değil, insanları psikolojik baskılarla alışveriş yapmaya veya sinemaya gitmeye zorladıkları için de değil.

bir müziğin bana yaşattığı flaşbek(!)ler için oldu "sevgilim günü".

bomboş bir bilgisayar ekranına bakarken dinlemişim onu düşünürken. birilerine yakalanmamaya çalışarak sohbet ederken onunla bilgisayarda, dinlemişim bu şarkıları. iş dönüşü etraf karanlık, hava soğukken, kulağımda kulaklıkla yürürken, onunla yapacağım konuşmaları prova edip hayal kurarken dinlemişim. sabah işe giderken, merdivenlerden çıkmanın yolunu bulmuşum; şarkıları dinleyip onu düşünmek...

topağacı merdivenleri, fulya terrace önü, ıhlamur kasrı köşesi, migros merdivenleri, topağacı yokuşu, garanti bankası'ndan dimdik yokuşa tırmanan dönemeç, sokak lambasının ışığındaki uykularım bu şarkılara ve bana şu an hatırlattıklarına çok aşina...

istemsiz bir şekilde herkese ondan bahsederken, yaptığım herşeyde onun ne düşüneceğini merak ederken, görmeyeli ne kadar olduğunu ve görüşmemize ne kadar kaldığını hesap ederken, "içimden gelenler"i yazarken dinlemişim.

sevgilim, günün kutlu olsun...