Aralık 29, 2008

ddd büyüsü...

Yağmurlu ve soğuk, sürrealist bir Emirgan havası aldım bu haftasonu. Deli Dahi Dali ile buluşmaya en canlı renklerdeki kıyafetlerimden bir seçme yaparak gittim. O da şaşırdı zaten; gözlerini koskocaman açarak baktı üzerimdeki koyu yeşille canlı fuşyanın tuhaf uyumuna.:) Şöyle bıyıklarını burarak “gez bakalım sergiyi!” dedi “her ne kadar bu müzede adamakıllı gezmek zor olsa da…”

Sabancı Müzesi’nin konumuna, manzarasına, bahçesine, özenine ve müzecilik çabasına hayranım ama “sergi izleme” konusunda karmaşık ve zaman zaman keyifsiz olabiliyor. Bunun mimari yapısıyla ilgisi var mutlaka ama hocalarımın mekan tasarımı jürilerinde “buradaki ‘sirkülasyon’un nasıl olacağı hakkında ne düşünüyorsun?” sorularının önemini anlıyorum müzeye her gittiğimde.


Sergiyle ilgili diğer bir şikayetim ise o çok bilinen resimlerin çoğunun orijinallerini görememek oldu; oysa büyük bir heyecanla gitmiştim. Şu bir gerçek ki; internette veya kitaplarda göremeyeceğim eskiz ve illüstrasyonları sergide gördüm. “E daha ne istiyorsun?” da dedim kendime ama yine de o resimleri büyük ve gerçek(!) halleriyle görmek istedi gönlüm.



Her zamanki gibi işimizi son anlara bırakıp serginin bitmesine yakın gittik ki bu üşengeçlik bize özgü değilmiş; tablolara bakabilmek için bile kuyruklar oluşturduğumuzda fark ettim. O resimlerin içindeki dehanın şiddeti neyse artık; insanlar –ben dahil- gözünü bir öncekinden ayıramadan diğerine doğru ilerliyor ve tabi çarpışmalar, ayaklara basmalar, özür dilemeler…

DDD’nin eskiz, karalama dediği şeyler bile “nasıl bir adam bu” dedirtiyor insana. Çok motive edici bir yanı var kaleminin ve fırçasının. Hemen bir kalem bulup “çiziktirmek” istiyorsunuz; sanki o an o kadar iyi şeyler çıkartabilirsiniz de teknik eksikleriniz(!) yüzünden kaçırıyorsunuz fırsatı.:)



Sanatçı olmasının yanında büyük bir zanaatçı DDD. İnce detaylardaki mükemmeliyetçilik, sürrealizmin içindeki gerçekçilik, espri ve göndermeler gördüğü rüyaların içine çekiyor sizi de; kumlarda yürütüyor, saatler gibi akıtıyor, atom çekirdeği gibi patlatıyor…

Bir de kırmızı koltuk var… Öpen bir kırmızı dudağın üzerine oturuyorsunuz; bence mizah duygusunun kuvvetini anlatmaya yetecek bir simgedir. Üstelik rahatmış gibi görünen ama çok sert ve rahatsız bir koltuk, bu bir mesaj mıdır?:) Üzerine oturan iki kişiyi şeklinden ve kıvrımlarından dolayı birbirine yaklaştırıyor; ben de buradan “Semantik” e gönderme yapmak isterim!

Dehası kadar aşkı da deli; her eserinde Gala’ya bir gönderme var. Çılgın bakan gözleri Gala’ya bir başka bakıyor. Çizdiği, boyadığı kadar yazıyor da ona… Kendine olduğu kadar Gala’ya da hayran; bunu resimlerden çıkarabiliyorsunuz. Hatta beni en çok güldüren şeydi “tete a chateau”. (Şato kafa) Gala’nın bir fotoğrafında alnının üzerine yazılmıştı. Gerçek sebebi ne bilmiyorum; -DDD’yi kendi yorumumla izlemek istediğimden o dinleme cihazlarından almadım- ama bence bu gerçek aşkın ifadesiydi. Üçgen şeklinde bir alnı olan, ‘şahane bir güzel’ olmayan Gala’nın her haliyle Dali’yi kendine aşık ettiğinin ifadesi…


Hiç mütevazı değil:

“Modern sanatın kurtarıcısı olduğuma inanıyorum. Modern zamanların tüm devrimci deneyimlerini soylu bir biçimde ve güzellikle yüceltebilen, bütünleştirebilen ve mantığa yerleştirebilen bir tek ben varım.”

Sebebi de şu:

“Hırs olmayınca zeka kanatsız bir kuştur.”

Sırrı ise:

“Beni ölesiye sevindiren resimler yapıyorum, ufacık bir estetik kaygı duymadan, mutlak bir doğallıkla yaratıyorum, beni derin bir duyarlılıkla esinlendiren şeyleri ele alıyorum ve onları dürüstçe resmediyorum.”

Son olarak:

“Kusurların kutsal bir yanı olmuştur hep. Asla onları düzeltmeye kalkışmayın. Tam tersini yapın: Onları usa vurun, iyice anlayın. Ancak o zaman onları yüceltebilirsiniz.”



Salvador Dali’nin sözleri www.daliistanbulda.com sitesinden alınmıştır.

Aralık 27, 2008

alıntı...

bulanık çıkmış fotoğraflar gibiydim, görünümsüz
yalnızdım, karışıktım
beni tanıyan kimseler yoktu
hiç yoktu
içime kapanıktım
büyük ağaçların altında
havuzun kırık taşları arasında
bilmezdim mutluluk nedir
bilemezdim
alıp başımı gitmek isterdim
isterdim ama,
kalırdım...

edip cansever

(Ben Ruhi Bey Nasılım’dan) Ruhi Bey ve Limonluktaki Yangın şiirinden alıntıdır.

Bu dizeleri okumamı sağlayan, şiiri sevmeye başladığım için bir yandan sevinip bir yandan da haklı çıkmanın haklı gururuyla övünen dostum baspinare(!)'ye sevgiler...

Aralık 23, 2008

Benim yerime söylüyorlar…

Kara Kitap’ı okurken çok hak vermiştim Orhan Pamuk’a. Yazarlar bizim yaşadıklarımızı ve hissettiklerimizi bizim yerimize söylüyorlar, hem de o kadar güzel anlatıyorlar ki “hah işte aynen budur” dedirtiyor. Duygularımızda yalnız olmadığımızı görüyoruz ve işte bu yüzden çok seviyoruz o yazarı ya da şairi.

Ben şiiri çok seven ve okuyan bir insan değildim. Ama bir gün benim de “şiir sevme zamanı”mın geleceğini biliyordum. O yüzden sevmeye zorlamadım kendimi. Ne zaman ki duygularımın ifadesi şiirde var olacaktı, ben anlamaya başlayacaktım yazılanları; o zaman sevmeye başlardım nasılsa…

Öyle de oldu. Hoş, sevdiğim şiirlerin ortak yönü düz yazıya yakın durmaları ama şiir ruhuna geçiş var, bu da önemli bir ilerleme..:) “duygularımda yalnız olmadığımı” romanda, denemede gördüğümde şiirde olduğu kadar şaşırmazdım, oysa kendimi bulduğum öyle çok yazı vardı ki… Aslında çoğuna göre şiirde bu durumu yakalamak daha olasıdır; zira şiir duygu ürünüdür, belki sebebi de budur!!:)

Bu aralar Can Yücel şiirlerinde buluyorum kendimi. Kayıp olduğum bir zamanda nerelerde neden durduğumu anlatıyor bana. Ayrıntı sandığım, bana özel bildiğim şeyleri üstelik bilmediğim nedenleriyle sunuyor önüme. Mutlu oluyorum onları okurken. Üstüne bir roman bile yazılır denebilecek hisleri birkaç mısrada o kadar etkili anlatıyor ki, “baba”lığının nereden geldiği belli oluyor.

Sanatı çoğunlukla “sosyal” görürler, oysa benim “sanat” dediğim “sayısal”dır, matematik kokar kenarından köşesinden. İnce düşünce, zeka gerektirir onu anlamak. Can Baba’nın kalemi de o zeka parıltılarını sıkıştırıyor şiirinin kuytu köşelerine. Açık açık –düz yazı gibi- yazılmış izlenimi verip aslında görünenden daha fazla anlam taşıyor kelimeleri.




Şu aralar bu düşüncelerimi müzikte bulduğum durağım Avucumda Gökyüzü albümüyle Metro. Yeni bir albüm değil ama yıllardır belli aralıklarla dinlerim ve şarkıların hiçbirinden sıkılmadım hala. Müziğin kalitesini de en iyi bu anlatır galiba. Maalesef pek tutulmadılar prodüktörlerinin hatta vokallerinin Teoman olmasına rağmen.

Her dönemde ruhuma hitap edebilen bir müzik ve beni anlatan ama kendini çok anlatmayan sözler… Sözlerin ne anlattığını anlamak için o duyguları yaşamış veya yaşıyor olmanız gerek.

GİT

Gitme demek çok zor inan
Kendini yenmeli insan
Arkamızda hep yarım şarkılar bıraktık
Git ardına bakma
Gözyaşlarımı silerim sonra
Ben hep yalnız yürüdüm
Karanlıkta bu sokakta
Sonrası yok ben biliyorum
Aşklar bir kere biter
Arkamızda hep yarım şarkılar bıraktık

OYUN BİTTİ

Arkanda kurumuş güller kalacak
Renkler yok artık yağmurdan sonra
Gölgenin peşinden gideceksin
Herkese çağrılar bırakacaksın
Yanıt yok, oyun bitti
İçinde neonlar sönerken
Yarınlar ağlayacak senin için
Omzuna yaslanacak annen de yok artık
Oyun bitti…

SON GİDİŞİM

İçime sığmıyor gözlerin
Gözyaşların karanlığım
Bir parçası eksik artık
Bu devasa yap-bozun
Görmüyorsun
Çok acımasızca hala yola devam edişin
Dön bir bak arkana bu benim son gidişim
Bu oyun bitmez sanırdık
Çok yanıldık
Esir mi hala korkuların bu oyunda
Esir misin hala tek kişilik oyununda

seninle olmanın en güzel yanı...

Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?
Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.

Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?
''Seni seviyorum'' sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.

Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?
Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek...

Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?
Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.

Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?
Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana... Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek... Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.

Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?
Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak... Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.

Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?
Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.

Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?
Nereden bileceksin?
Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi... Isırmazdım dilimin ucunu... Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.


Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda... Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım.

Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize... Ve her kulaçta haykırırdım seni..

Ama sen hiç benimle olmadın ki...
ya aklın başka yerdeydi ya yüreğin...

can yücel

eğer...

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulmasımümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de kalp,
göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse...

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

can yücel

Aralık 18, 2008

…üç nokta…

Cümlenin sonunu getirmeyip, bazen getiremeyip üç nokta koyarak o sorumluluğu üzerimizden atar mıyız?

Ya da anlatmak istenilen daha çok şey varmış da sadece bir kısmı aktarılabilmiştir, “daha neler neler var anlatacağım” ın ifadesi midir?

“Bu yazdıklarım yetmiyor mu? Bundan sonra kelimeler kifayetsiz kalıyor.” anlamına da gelebilir.

Söylenenin etkisini kuvvetlendirecek düşüncesiyle uzaklara dalıp giderek söylenen romantik söz etkisi yaratmak da olabilir mesela.

“mesela” gibi, “şey” gibi, bir şeylerin yerine geçen kelimelerin işaret biçimidir 3nokta… Cümleye “kelimeler dizisinden fazlası” olma özelliğini kazandırabilecek, şeytanı gizleyen ayrıntıdır.

3 kalem izi veya 3 tuş dokunuşu… Yormaz, masrafsız, basit ama etkisi büyük, duygusal ve hatta bazen estetik anlamda tamamlayıcı. “İyi tasarım tanımı(!)” gibi oldu bu.:)

Bir tamamlama oyunudur üç nokta. Cümlenin sonuna koyarsınız, kim ne anlam yüklemek isterse ona göre çeşitlenir cümlenin etkisi. Esnek ve kişiselleştirilebilir bir tasarım(!) dır.

Bazen de “neden her başlıkta kullanma gereği duyuyorum?” diye başlayıp sorular silsilesiyle kendi çapınızda böyle felsefe yaptırabilir.

Boyundan büyük işler yapmak vazgeçilmezliğin ve değerli olmanın sebebi olabilir mi? Bu da yazının ana fikri olsun:)

Aralık 17, 2008

herşey sende gizli...

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

Can Yücel

Aralık 12, 2008

büyük sözlerin gürültüsü...

Büyük sözlerin gürültüsünde sağır olmak...
Büyük yalanlar, büyük vaatler, büyük aldanmalar...

Artık hiçbirini duymuyorum boşuna yorulmasın kimse. Duyduğum tek şey kendi sesim. Daha önce hiç duymadığım o sesi dinliyorum artık. O gürültü, kalabalıkta hiç duyamamışım bu sakin ve huzurlu ezgiyi. Yumuşak bir piyano geçişi gibi ya da dehşetle sarsılan bir keman. Dik çıkışların çellosu bazen, bazen de eğlenceli bir gitar melodisi... Ama sadece müzik, söz yok; dolayısıyla yalan da yok vaat de, aldanışlar da yok... Tamamen saflık akıyor müzikle beraber; üzse ağlatsa bile gerçek, güvenilir. Müzik hiç yalan söylemez, o yüzden hep derinlerden yakalar insanı.

Belki de Issız Adam’ın müziklerinin beni filmden daha çok etkilemesinin sebebi budur. Aria’nın “thema” ları çok başarılı olmuş. Eski 45likler de etkileyici kesinlikle ama onların sözleri var, aldatma olasılıkları yüksek. Enstrumantal olanlarsa gerçekten adamın ıssız yüreğinin çatlaklarından sızıyor sanki. Hani çizgi filmlerde notalar uçarak gelir de sarar ya etrafını kahramanların, aynen öyle geliyor müzik ekrandan; başka yürekleri sarıyor, sıkıştırıyor, ıssızlığını anlatıyor onlara da.

Filmde de o kadar büyük sözler vardı ki, oyunculuğa fazla gelmiş anlaşılan. Filmdeki yerine oturamamıştı sözler; havada kalmış, üstüne serpiştirilmiş gibi duruyordu. Görsel kalite ve müzikler filmi sürüklüyordu bence. Ama sözlerin olmadığı sahneler daha çok şey anlatıyordu yine de. Her ne kadar kendimi sözlerle ifade etmeyi seçsem de, sözlerin samimiyetinden şüphe etmek uzaklaştırıyor beni onlardan. Filmin en can alıcı yeri ise yapmadıklarının ya da yapamadıklarının pişmanlığını yaşamayı yansıtma biçimiydi. Herkesin hayatındaki bir noktaya dokunuyordu ya işte benimki de oydu. Yaptıklarımın mı yapamadıklarımın mı pişmanlığı daha çok üzer diye düşünmek...

Sözler... Bir sonraki pişmanlığa kadar rafa kaldırıldılar. En azından sessiz kalacaklar. Kağıt üzerinde ya da ışıklı ekranda parlayacaklar. Ama dile gelmeyecekler, hele kulağa hiç... Issızlıkla tehdit etse bile...

Aralık 06, 2008

karaköy'deki fotoğrafçı...

Objektifin arkasında belki saatlerce bekleyip “iyi bir kare” yakalamak…

Birçok başarılı fotoğrafçının bu yöntemi kullandığını biliyorum. Ama yine de böyle olmamalı bu işin özü. Baktığın yerdeki ilginç noktayı fark edip ona odaklamak, fotoğrafı bekleyişten daha zevkli bir hale getirir sanırım.

Geçen akşam Karaköy sahilinde turist olduğunu düşündüğüm bir adam kurmuş tripodu, bir kendi gözlerinden bakıyor Haliç’e, bir objektiften. İstemsiz bir biçimde “Amcacım o karenin dışından daha güzel görünüyor” deyiverdim. Duymadı tabi. Ama bir an düşündüm “kompozisyon” bu mudur diye? Yani biz objektif arkasında bekleyelim, dekorlar bir araya gelince kaçırmamak için zamanla yarışalım? Bu, sanattan çok spora benzedi böyle tanımlayınca.

Fotoğraf, hızdan çok ayrıntıdan beslenir bence. Orada o turistin makinesi kalitesinde bir fotoğraf makinem olsaydı önümdeki parmaklıklardan sudaki ışık oyunlarına bakardım herhalde, objektiften de o kadar güzel görünüyor mu diye. Ya da insanların balık tutarkenki bekleyişlerine bakardım, rüzgardan sersemlemiş yüzlerinin kızarıklığı sudan yansıyan ışıkta parlarken. Veya adamın baktığı yere bakardım yine köprünün altına ama makinem boynumda olurdu. Doya doya seyrederdim o güzelliği, kareyi yakaladığımda da şöyle keyifle bir “iyi kare sonrası” karesi çekerdim. O iyi kareyi gördüğümde yaşadığım heyecanı ve keyfi o fotoğrafa yansıtabilirsem eminim “iyi kare”den “daha iyi kare”yi çekerdim.

Fotoğraf bir anı yakalamak değil miydi ya? Anı kaçırmak haline ne zaman geldi? Ama İstanbul öyle bir istek uyandırıyor insanda. Bir görüntünün aynısını yakalamak çok zor bu şehirde. Aynı sandığın görüntü başka şeyler hissettiriyor her seferinde. O yüzden sıkılmıyorum bu şehirden. Nefret etmiyorum tüm olumsuzluklarına rağmen. Hep canlı bende İstanbul, uyumuyor bile. Uyutmuyor bazen.

İstanbul yaramaz çocuk, hiperaktif. Rahat durmuyor, kimsenin rahat durmasına da tahammül edemiyor. Galiba o da doya doya yaşamak istiyor kendini. Dünyevi tüm zevklerden nasibini almak istiyor günah bile olsa. Bu arada içindekileri de ortak ediyor kendine yükünü hafifletmek için. Belki de saltanatını kaybetmekten korkuyor, bu karmaşanın içinde başlarını döndürüyor fark etmesinler diye.


Bu ne yazısı oldu böyle anlayamadım ben de. Fotoğraf üzerine yazılacakken nerelere geldi. Daha fazla dağılmadan burada bitsin en iyisi, çünkü bir sonuca bağlayamayacağım.:)