parmak boyasından resim yaparken küçücük ellerini en kocaman(!)ından açarak dalgalandırdı küçük kız. beş mavi küçük parmak ucundan kopan deryada siyah bir “çubuk” yükselirken başaşağı siyah bir üçgen oturdu dibine. bu, yaklaşan bir tekneydi aslında.
tekne kıza yaklaştıkça renkler artıyor, şekiller çoğalıyor, kız da büyüyordu. parmak boyasından artistik kalemlere geçiş yaşamıştı düşler. yelkenler tüm ihtişamıyla açılıp seriliyordu kağıtların üzerinde. dümen dolabının ahşap deseninden lumboz çerçevelerinin rengine kadar herşey belirginleşmeye başlamıştı.
derken güvertede, küpeştede, halatların tepesinde bir genç kız çalışmaya başladı resimlerde. Halat ellerini keserken, tekne yeke dinlemezken, balon suya düşerken yüzünden okunan telaştı onu bu deli maviye bağlayan.
parmak uçlarından kağıda dökülen sadece çizgiler değildi. kelimeler de sevmişti maviyi. En çok da orada olmadan etrafındaki herşeye bulaşmasını seviyordu mavinin. Su mavi değildi, hava da.. ama kime sorsa “su ne renk, hava ne renk?” diye, “mavi” cevabını alıyordu. Kenarında oturup izlerken soruyordu denize: “bu huzuru küçük alglere mi borçluyum şimdi?”
yekne yekesine sahip olduğum teknem. Özgürlüğüne yol verdiğim ruhumun dümen suyunda deniz biyolojisinden tekne tasarımına, scuba dalıştan yelken seyrine, balıklardan rüzgara tüm mavi tonları var.
0 yorum:
Yorum Gönder